III. Zeytinli Plastik Sanatlar Sempozyumu- ASP Manifesto

Manifesto – 2013

ATMOSFER SANAT PROJELERİ
Projelerin ortaya çıkışı ve temel dayanakları
Atmosfer Sanat Projeleri (ASP) 2012 yılında Sanatçı Taylan AKDAĞ tarafından kuruldu. Akdağ Ressam- Heykeltıraş olmasının yanı sıra, aynı zamanda profesyonel bir dağcıdır. ASP’nin ana hedefi, doğada ve birliktelik içerisinde sanat yapılması ve sanatın kendi sahip olduğu doğa-l temellerine geri oturtulmasıdır, tıpkı Marx- Engels’in Hegel’in diyalektiğini ayaklarının üzerine oturtması gibi…
Sanatçı Taylan Akdağ, bu inisiyatifi tasarlarken, kendisine yön veren sorunsalları ‘sanatın sadece atölyede mi yapılabileceği’, ‘doğada üretimin sanatçının tahayyül gücüne etkisi olup olmadığı’ ve ‘sanatın sadece öğrenilmiş kurallar çerçevesinde mi yapılabileceği’ dir.
Bu doğrultuda, Akdağ 2006 yılında, kendisi gibi dağcı olan kardeşi Mutlu İnan AKDAĞ ile birlikte, Niğde Aladağlarda 3500 m. üzerinde bir zirveye tırmanarak, bir performans gerçekleştirmiştir. Deniz seviyesindeki sanatçı algısı ile yüksek irtifada sanatçı algısı arasındaki farkı deneyimlemek istemiştir. Dağcılar bu zirveye strafor çıkarmış ve Akdağ bu straforu kullanarak bir heykel üretmiştir. Bu proje sonunda, bu seviyedeki bir yükseklikte sanatçı algısında herhangi bir değişiklik olmadığını görmüş ve daha yüksek seviyede eser üretmenin kendisini istediği hedefe ulaştıracağını düşünmüştür.
İşte bu başlangıç ile beraber, Sanatçı ASP’ne 2012 yılında Belgrad Ormanlarında, 12 sanatçının katılımı ile start vermiştir. Bu proje kapsamında, 12 sanatçı gerek yanında getirdiği gerekse doğadan aldığı malzemeler ve oluşturduğu düzeneklerle beraber, eserler üretmiş ve açık hava sergisi gerçekleşmiştir.
ASP’nin diğer projesi mini bir sempozyum olarak (Doğa-l Biçimler Adası) Bozcaada’da Bozcaada Sanat Galerisi ve Bozcaada Belediyesi’nin katkısı ile gerçekleşmiştir. Bu projede 4 sanatçı ve 1 sosyolog yer almış; etkinlik başlangıcında ve bitiminde 2 sergi yapılmıştır. Sanatçılar canlı performans gerçekleştirmiş; aynı zamanda, seramik atölyesi çalışması ile etkinliğe yörede yaşayan sanatçıların da katılımı sağlanmıştır.
ASP’nin sıradaki durağı Edremit Zeytinlidir. Akademi Zeytinli ve Zeytinli Belediyesi’nin katkıları ile bir sempozyum gerçeklemiştir. 5 sanatçı ve 1 sosyologun ortak çalışmaları sonucunda, ‘Doğa-l Öz Biçim’ projesi can bulmuş ve Akademi öğrencilerinin de katılımı ile beraber, atölye çalışmaları gerçekleşmiştir. Proje, Zeytinli’de ana amacına ulaşmış ve ortak bir bilinç şeklinde ortaya çıkan ‘kolektif ruh’ sayesinde, sanat hümanist değerlerine kavuşmuş ve sanatın kendi saygınlığına yaraşacak bir yapı- yıkım gerçekleşmiştir.
ASP’nin her bir etkinliğinde proje odaklı çalışıyor ve eser üretiyoruz. Çünkü her bir çalışmamızdaki sorunsalımız, hedeflerimiz, misyonumuz ve araçlarımız birbirinden farklı ve ayrı bir konu etrafında şekilleniyor. Projelerimizin genel amacı ise çoğunlukla aynı kalıyor: Sanatçıyı izole olduğu ve yabancılaşmanın başladığı atölye ortamından kurtarmak. Bu amaçla, projelerimiz kapsamında, (1) esere hazırlık evresi, (2) eser üretme evresi ve (3) insanların esere ulaşma evresi atölye ya da yapay ortamlar dışında doğada ya da kolektif ortamlarda gerçekleşiyor.
ASP ekibi olarak sanatçının atölyesinde toplumdan izole olması bizim için neden bu kadar can alıcı ve neden bu kadar önemli olduğu konusuna değinmek gerekirse, doğru başlangıç noktasının Feuerbach ve Marx’ın yabancılaşma (alienation) kavramı olduğuna inanıyoruz.
Bilindiği üzere, yabancılaşma birbirinden farklı evrelerden oluşuyor ve bu evreler sonucunda kişi/işçi/sanatçı kendi üretmiş olduğu ve kendisinin bir parçası olan kendi eserinden/ürününden yabancılaşarak, onu pazarda değiş- tokuş döngüsüne girmek üzere (piyasa koşullarına adapte olacak şekilde) , kendinden başka kişilere/aracılara/sisteme teslim ediyor. Bu anlamda, sanat kapsamı ile düşünmek gerekirse;
1. Sanatçı, eser üretme esnasında kullandığı malzemeleri doğanın bir parçası olarak değil, endüstriyel bir ürün olarak düşünüyor ve doğaya yabancılaşıyor. (alienation to nature).
2. Sanatçı eserini üretirken, ayakta kalabilmek ve piyasada tutunabilmek için eserlerini kendisi için üretemiyor ve eseri tıpkı bir ‘meta’ gibi en yüksek parasal değeri sağlaması için, piyasaya teslim ediyor. Aynı doğrultuda, sanatçı eserini kendi istediği gibi, kendi ruhunu ve zihnini besleyecek şekilde değil de, eseri satın alacak tüketici ya da başkalarına ulaştıracak aracının iştahını kabartacak şekilde üretmeyi tercih ediyor ya da tercih etmek zorunda kalıyor. Bu şekilde sanatçı, eserin kendi üretimi ve kendinden izler taşıyan bir ‘şey’ olduğunu unutuyor ve karşısındakinin dikkatini çekecek, eserin alımını kolaylaştıracak ve satın alma dürtüsünü tetikleyecek bir ‘arzu objesi’ olarak görüyor. Bu haliyle sanatçı, kendi emeğine yabancılaşıyor. (alienation of the worker from the work- from the product of his labour).
3. Sanatçı eserini üretirken, en büyük sorunu eserinin satılabilmesi ve kendisinin hayatını idame ettirebilmesi oluyor. Bu nedenle, hazırlık evresinde ve üretim evresinde sanatçı, eser üretmenin ve sanat yapmanın kendine verdiği ve vereceği hazzı unutuyor ve sadece eser üretme sürecine herhangi bir zihinsel aktivite ögesi taşımayan mekanik bir işlemmiş gibi odaklanıyor. Yaptığı çizimler, boyamalar, yontmalar vs. kendi duygularını, paradigmasını, ideolojisini yansıtan birer hareket olmaktan çıkıyor ve sürekli kendisini tekrarlayan, monoton, mekanik birer hareket halini alıyor. Sonucunda, sanatçı eser üretme işine yabancılaşıyor ve bilinçsizleşme baş gösteriyor. (alienation of the worker from the working- from the act of producing)
4. Herhangi bir eser piyasa için bir meta haline gelmeye başladığı anda, sanatçı kendisini salt piyasadaki herhangi bir aktör olarak görmeye başlıyor. Öyle bir aktör ki; en az girdi ve en az sürede maksimum kârı ve eseri ortaya çıkartabilecek rasyonel düşünmesi gereken bir birey… Sanatçı, kendisinde bu yeteneği ve ruhu oluşturan ögelerinden, statükoya karşı duruşundan, eleştirel kimliğinden, duygusal ve paylaşımcı yapısından ne kadar iz varsa, hepsini saldırgan, egoist ve ‘faydacı’ tarafına feda ediyor. Tıpkı eserini nesneleştirdiği gibi, kendisini de nesneleştiriyor ve üretme etkinliğinin bir öznesi olduğunu unutuyor. Kendisini üretim zincirindeki bilinçsiz bir nesne, zincirdeki salt bir halka olarak kabul ediyor. ‘İnsan’ olmanın temsil ettiği diğer insanlarla kuracağı duygusal bağlantıları ve ‘toplumsal olma’ ögesine, psikolojik açıdan ait olma dürtüsüne ve ‘bilinçli üretme’ güdüsüne ket vurarak, dışardan gelecek taleplere göre kendini şekillendirme hırsına sahneyi bırakıyor. Sanatçı, kendi kendine yabancılaşıyor. (alienation of the worker from himself as a producer- from his species essence)
5. En son aşama olarak, müzayede, fuar ve galerilerin neden olduğu biçimde, sanatçı da işgücü piyasasına girmeye çalışan bir birey gibi, spekülatif sanat piyasalarına girebilmek için, diğer sanatçı arkadaşları ile yarışmak zorunda kalıyor. Üretme süreci, kolektif bir genel çabanın ürünü olan yapıcı ve bilinçli bir sosyo- ekonomik aktivite olmaktan çıkıp, eserlerin ticari bir meta haline gelmesini sağlayan rekabetçi piyasa koşullarına dönüşüyor. ‘En güçlünün ayakta kalacağı (Fittest survives)’ gibi bir kaygının, genel geçer ve kabul görür bir düşüncenin yaygın olduğu bir ortamda, paylaşımcı ve yapıcı ne kadar öge varsa terk ediliyor ve yerini diğer meslektaşları ya da insan kardeşlerini pazara girmeye çalışan ve kendi kazancından çalacak olan birer ‘rakip’ olarak gördüğü bir toplumsal yapı alıyor. Vahşi kapitalizm ve neo-liberalizmin gölgesinde, ayakta kalmak için her yol mubah… Sanatçı, kendi insan kardeşine yabancılaşıyor. (alienation of the worker from orther workers)
ASP ekibi olarak, bu yabancılaşmanın ne kadar geriye dönülmez olduğunu ve bize ‘öğretilmiş olan’ egoist, ben merkezci insan yapısının ne kadar ‘kurgulanmış gerçeklik’ olup olmadığını öğrenmek üzere projeler üretiyor ve yolumuza farklı mekânlarda devam ediyoruz. Gittiğimiz her bir yerde, tanıştığımız her bir insanda, bu gerçeğin aslında tıpkı Baudrillard’ın kavramsallaştırdığı şekli ile ‘hyperreality’ olduğunu görmeye ve inandırmaya çalışıyoruz. Üretim sürecinde, yaptığımız ortak çalışmalarda, sohbetlerimizde, beraber yediğimiz yemeklerde, söylediğimiz türkülerde aslında bize öğretilmiş olan insan doğasının (human nature) ne kadar gerçeküstü olduğunu her defasında daha net bir biçimde görüyoruz, doğru yolda olduğumuza inanıyoruz ve tersine bir yapı- yıkım gerçekleştiriyoruz. Yabancılaşmayı tıpkı eski bir video kasetindeki bir filmin sahnelerini geri alır gibi, tarih sahnesinde gerilere götürmeyi kendimize görev ediniyoruz.
ASP temsilcileri olarak kente karşı değiliz. Özgür sanatçı kimliğinin ve çağdaş sanat akımlarının kentsel mekân sayesinde ortaya çıktığının bilincindeyiz. Biz, kentsel yaşam ve kapitalist düzenin neden olduğu yabancılaşmaya karşıyız. Bu nedenle, doğada, doğa-l yapı yıkımlarımızla ve bir ekip olarak sanat yapıyoruz.Amacımız, neo-liberal düzende piyasa koşullarına bağlı kalmadan, sanatın kendine özgü kaygı, form ve değerleriyle sanat yapmak. Göreceli, piyasaya kolay uyum sağlayabilecek, spekülatör, müzayedeciler ve galericilerin form değerleri yerine kendi öz- biçimlerimize yönelmek istiyoruz.
Ferdinand de Saussure’ün oluşturmuş olduğu yapısalcı kuramına göre, dil/ gösteren (signifier) ve söz/ gösterilen (signified) olmak üzere 2 kavramdan meydana gelir. Herhangi bir cisimden bahsederken, onun dilimizdeki karşılığını (gösteren- signified) söyleriz; ancak, zihnimizde onun ile bağlantılı olarak bir kavram (gösterilen- signifier) oluşur. Aklımızda bu kavram canlanırken, işaret edilen nesnenin sahip olduğu özelliklerinden ziyade, sahip olmadığı /olamadığı özellikler üzerinden nesneyi kavramsallaştırırız. Örneğin, ‘kadın’ dediğimiz zaman, Feminist kuramcılara göre, kadın cinsinin sahip olduğu özelliklerinden ziyade, erkek cinsinin sahip olduğu ve kadın cinsinin sahip olamadığı özellikler üzerinden kelimeyi kavramsallaştırır. Bu şekilde, dil aracılığı ile zihnimizde kavramları oluşturma süreci de başlı başına eğitim ve ideolojik çatışma/ uzlaşma ile direk bağlantılıdır. Demek istediğimiz, hegemon olan ideolojinin dil ve düşünce sistemi üzerindeki etkisi ve hakimiyeti bizim okuduklarımızı ya da gördüklerimizi kavramsallaştırma sürecimizin üzerinde hakim bir rol oynar ve manipüle eder. Hegemon ideolojinin gerek dil gerekse düşünce sistemimiz üzerindeki etkisini tersine çevirmek için Jacques Derrida, dil üzerinde tersine bir yapısöküm (deconstruction) eylemi gerçekleştirir. Bu şekilde, gerek metinlerin çözümlenmesi (decoding), gerek nesnelerin kavramsallaştırılması, gerekse yeni bir dil ve düşünce sistemi oluşturulması amacıyla, mevcut statükoyu koruyan hegemon düşünceye alternatif ideolojiler ve yeni gösteren ve gösterilenler oluşturur.
İşte, ASP olarak bizler de Derrida’nın yaptığı gibi bir yapısöküm gerçekleştiriyor ve nesneleri yeniden kavramsallaştırıyoruz. Nesneler hâlâ bizim için de sahip olmadıkları ve olmayacakları özellikler ile kavramsallaşıyor. Ancak, bu özellikleri hümanist ve eleştirel bir bakış açısı ile çözümlüyor ve kendi dilimizi ortaya koyuyoruz. Sanat artık bizim için kendi değer yargıları, estetik kaygıları ve formları ile ortaya çıkıyor. Sanat eseri, sanatçının kendinden bir parçadır, bir meta değil. Sanatçı ise, toplumsal değerlere sahip, kolektif bilincinin taşıyıcısı ve kendi eylemlerinin bilinçli öznesi. Kent ortamında da kendi doğallığını ve doğasını koruyan bir yaratıcı…
Sanat ve sanatçının doğuşu: Modern ve Post-modern dönem
ASP ekibi olarak bizlerin sanat ve sanatçı üzerine söyleyecek sözlerimiz var.
Öncelikli olarak, çağdaş sanatçı kavramının ortaya çıkışı üzerine birkaç söz söylemek gerekirse, kent kavramının ortaya çıkışı ve kırdan kente göçler üzerinde durmak gerekir.
Feodalist üretim tarzında, köylüler toprağın bir parçasıydı ve tıpkı herhangi bir toprak parçası gibi feodalin özel mülkiyetindeydi. Tarımda makineleşme ile beraber, fazla bir işgücü ortaya çıktı. Artık, bu işgücünün bir kısmına kırsal alanda gerek kalmadı. Sanayileşme sürecinin hızlanması ve ulus devletin temellerinin ortaya çıkması ile beraber, kentsel mekânda işgücüne yönelik yeni bir talep ortaya çıktı: Artık, kentsel mekânda, ulus devlet dışındaki hiçbir güce bağlı olmayacak ‘özgür işçilere’ ihtiyaç vardı. İşte bu, kapitalizmin gerçekleştirdiği en büyük devrimdi. Emek ‘özgürleşmişti’. Tıpkı özgür işçilerin ortaya çıktığı gibi, kilise ve feodalitenin etkisindeki sanatçılar da özgürleşmeye başladı ve kentsel alanda faaliyet sürdüren özgür sanatçılar ortaya çıktı. Bundan sonra sanat Akademi çevrelerinde örgütlenmeye başladı.
Bu tarihsel süreçle beraber, ‘atölye’ler de kurulmaya başladı. Bu gelişmeler, sanatçının profesyonel bir meslek olmasındaki ilk adımlardır. Bununla beraber, aydınlanma ve modernizmin gelişmesine mekân olan ‘salon’lar kentsel mekânda kendini gösterdi. Bu mekanlar, entellektüel çevrelerin biraraya gelerek, gerek fikir paylaşımında bulunduğu, gerek sanat eleştirilerinin yapıldığı, gerekse sanatçıların toplumla buluştuğu kamusal mekânlar olmuşladır. Buna paralel olarak, ilk galeriler kamusal bir mekân olarak ortaya çıkmıştır. Habermasvari bir dille anlatmak gerekirse, toplum başlıca özel alan ve kamusal alanlardan oluşmaktadır. Bu bakış açısına göre, özel alan hem ekonomiyi/piyasayı ve parayı hem de aileyi ve insanların sivil yaşamlarını temsil eder. Kamusal alan ise, hem devleti ve siyaseti hem de insanların bir araya geldikleri, sosyal etkileşimin başladığı ve toplumsallaştığı alanı temsil eder. Bu bağlamda, atölye sanatçının kendi sivil hayatını gösteren özel alanı, galeriler ise toplum karşısında sanatçının görünür olduğu, tanındığı ve toplumsallaştığı kamusal alanı simgeler. Bu ilk anlamı ile galeriler, entellektüel çevreler ile beraber sanatçının tanıtıldığı saygın mekânlardır.
Modern evrede galeriler aynı zamanda sanatçıların itibarını koruyan ve onları para/piyasa işlerinden uzak tutan mekân işlevi de görmektedir. Bourdieu’nün tabiri ile, galeriler ‘sembollik mallar piyasası’nı oluşturur. Bu şekilde, sanatçı ve sanat eseri tacirlerin eline düşüp el değiştirmez ve saygınlığını korur. Post- modern evreye gelindiğin ise, sanatın finansallaştığı ve müzayedeciliğin ortaya çıktığı görülür. Bu müzayedeciler sanat piyasasını kontrol etmeye başlar. Aynı zamanda, hegemon düşünceyi oluşturan bu kişiler, sanat kapsamında ‘beğeni, estetik ve form anlayışını’ da etkileyeme ve değiştirmeye başlar. Artık, sanat bağlamında, tıpkı diğer emek süreçlerinde olduğu gibi piyasa mekanizmaları/ ilişkileri etkili olmaya başlar. Tıpkı Adam Smith’in belirttiği gibi ‘piyasanın görünmeyen eli’ (invisible hand of the market) kendi mekanizmaları ile, herkesin bencil olduğu bir toplumda genel yarar için adalet dağıtır ve katkıda bulunur. Bu şekilde oluşan ilişkiler ve fiyatlar kaynakların en verimli şekilde kullanılmasını sağlar. Bu anlayışa göre, pazarda kimse ayrıcalıklı değildir ve oluşan mekanizmalar ile hiçbir zümreye ayrıcalık tanınmadan piyasa mekanizmaları/ ilişkileri hak edene hak ettiğini verecektir. Böylece, müzayedeciler de sanatçıları piyasaya sokmuş ve ‘adalet ortamı’ içerisinde sanatçının eserinin değeri belirleyerek, sanatçı hak ettiği değeri görmüştür.
Müzayedelerin galerilerin manevra alanını kısıtlaması üzerine, galeriler bir reaksiyon olarak sanatçı üzerindeki denetimini arttırmıştır. Tıpkı Sanayileşmenin ilk ortaya çıktığı dönemlerde daha az zamanda daha fazla ürünün üretilebilmesi için, kadınların ve çocukların makinelere zincirlendiği ve zincirli bir köle/işçi haline geldiği gibi, sanatçılar da galerilerin birer ‘zincirli işçi’leri haline gelmişlerdir. Sonuç olarak, sanatçı eseri üzerindeki etkisini kaybetmiş ve hem eserine hem de kendisine yabancılaşmıştır. Estetik normlar silinmeye yüz tutmuş; bu normlar galeriler tarafından, piyasanın ihtiyaçlarına ve ilgisine göre belirlenmeye başlamıştır. Artık, piyasa dokunduğu herşeyi bir sanat eserine dönüştürebilir. Eser bir meta haline geldiği için, eseri üretenden ziyade, eseri tüketicisi/ alıcısı ile buluşturan galerilerin kârları artmaya başlamıştır. Bu anlamı ile, sanat eserinin pazardaki karşılığı kâr ve para haline gelmiştir. Modern dönemin hegemon ideolojisi olan rasyonalite her alana ‘yönetim’ (management) kavramını sokmuştur. Baumann’ın anlattığı gibi tüketim çılgınlığının pompalandığı bir ‘tüketim toplumu’nda, sanat kapsamında ihtiyaçların belirlenmesi, saptanması, buna göre eserin üretilmesi, değerinin belirlenmesi ve pazarda alıcısı ile buluşması bir ’’galeri yönetimi’’ şeklinde, profesyonel bir iş alanına dönüşmüştür. Bu işlerin kamusal alana çıktığı mekanlar fuarlar, bienaller, trienaller vs. olmuştur. Bir sanatçının kariyerindeki en üst nokta ise, eserlerinin en yüksek parasal değer ile satıldığı an olmuştur.
Galericilerin otoriteyi ele geçirmek üzere yaptığı bu hamleler üzerine, sanat pazarında spekülatörler ve koleksiyonerler baş göstermiş ve fiyat piyasasını etkileyeme başlamışlardır. Bundan böyle, sanat eserlerini alanlar da satanlar da aynı kişiler olmaya başlamış, spekülatif bir sanat pazarı oluşmuştur. Tıpkı bir spekülatör olan George Soros’un bir koleksiyoner olması ve spekülatif sanat pazarında bir aktör haline gelmesi gibi… Müzayedeler ile galeriler karşı karşıya gelmeye başlamış, galerilerde kariyer yapmamış sanatçılar müzayedeler ve spekülatörler aracılığı ile ‘kamusal alanda görünür’ olmuşlar ve kariyer yapmışlardır.
İlk başta belirtmeye çalıştığımız şekli ile, galeriler kamusal alandan özel alana çekilmiştir. Bu seferki kelime anlamı ile, toplumsal ilişkilerin alanından ekonomi alanına çekilen galeriler, oluşturdukları konsinyeler ile ‘arka odaları’nı zenginleştirmişlerdir. Ön planda gözüken ve parasal değeri olmayan/ satış amacı taşımayan sergilere karşın, tamamen ekonomik çıkar ve kâr odaklı arka odalar oluşmuş, spekülatör ve koleksiyonerlerin etkilemeye çalıştıkları spekülatif sanat pazarında bir aktör olarak yeniden sahneye çıkmışlardır.
Bu tarihsel süreç ile beraber, özerk, modern, estetik ve avangard sanatı örgütleyen galeriler tasfiye edilmiştir. Sanat dilinin kendisi anlamsızlaşmaya başlamış, sanat rölatif bir hal almış ve herşey satılabilir hale gelmiştir.
Son söz
Bu sürece bir reaksiyon olarak, ASP ‘sanat sanat içindir’ anlayışı ile hareket edip, sanatın ve sanatçının itibarını ve eleştirel niteliğini geri kazandırmayı; kendi estetik kaygılarını, özerkliğini, formlarını sanata ve sanatçıya yeniden teslim etmeyi hedefleyerek yola çıkmıştır. Yaptığımız sanatın ve ortaya koyduğumuz manifestonun aslı, daha hümanist ve özerk bir sanat ve alternatif sanat yapma biçimlerinin mevcut olduğunu ve olabileceğini insanlara göstermektir. Sanat eseri bir meta değildir; genel toplumsal ilişkilerin bir ürünü ve sanatçının hayal dünyası ile paradigmasını yansıtan bir aynadır. Sanat yeniden toplumsallaştığı zaman, itibarını yeniden kazanacaktır.

ASP Koordinatörü
Özlem Gonca YALÇINKAYA AKDAĞ